Home » Kitap ve Dergiler » A. Uygur Öztürk, Kallmann Sendromu’nun kitabını yazdı

A. Uygur Öztürk, Kallmann Sendromu’nun kitabını yazdı

Sinemacı Abdurrahman Uygar Öztürk, 6:45 Yayınevi’nden çıkan ‘Ben Kallmannım’ kitabında, Kallmann Sendromu’nu ilk kez kitaplaştırdı. Öztürk, kitapta bu sendromla yüzleşme serüvenini, Doğu Türkistan’da yaşadıklarını ve Türkiye’ye gelme hikayesini anlatıyor: “Tüm dünya benim hayatımı bilmek zorunda değil ama hikâyemi anlattıktan sonra en azından, karşılaştığım insanlar beni daha iyi anlayacak, ben de artık kendimden utanmadan içim rahat bir şekilde özgür yaşayabileceğim.”

Abdurrahman Uygur Öztürk, 1981 yılında Doğu Türkistan Aksu’da doğdu. Doğu Türkistan’da birçok işe çalıştı. Urumçi’de Ezitku Studios şirketini kurdu. 20’nin üzerinde klip ve filme imzasını attı. Politik sebeplerden dolayı 2006 yılında Hollanda’ya gitti. 2010 yılında Hollanda’dan Türkiye’ye geldi. 2011 yılında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu. Sinemaseverler onu Beyaz Balina’dan tanıyorlar. Öztürk, şimdi de edebiyat dünyasına adım attı. ‘Ben Kallmann’ım isimli bir kitap kaleme aldı. 6:45 Yayınevi etiketiyle çıkan kitap, aslında dünyada 10 ile 50 bin erkek arasında görülen bir sendromu anlatıyor. Öztürk de o sendromla yaşayanlardan birisi. Bu kitap da Öztürk’ün yıllardır gizlemek zorunda kaldığı sırlarını itiraf ederek özgürleşmesine vesile olan bir anlatı… Öztürk, hem kitabı yazma serüvenini, hem Kallmann Sendromu’nu, hem de Türkiye’ye gelme hikayesini Sözcü.com.tr’ye anlattı.

Kallmann sendromu üzerine ‘Ben Kallmannım’ kitabını yazdınız. Nedir bu sendrom?
Tıp dilindeki yorumu ile Kallmann sendromu “Ergenlik başlangıcının gecikmesi veya yokluğu ile birlikte, sırasıyla, hiposmi veya anosmi diye bilinen, koku alamama ile kendini gösteren tıbbi bir durum” olarak geçiyor. “İkincil cinsel gelişim ve olgunlaşmadan sorumlu seks hormonlarının yetersiz üretimini içeren bir hipogonadotropik hipogonadizm türü” olarak ifade ediliyor. Cinsiyet hormonları ve işlevleri cinsiyete göre farklılık gösterdiğinden, durum belirtileri buna göre değişiyor. Erkek hastalar çoğunlukla mikro penis olarak bilinen küçük bir penis ve inmemiş testislerle doğuyorlar. Normal ergenlik çağında, yüz, kasık ve vücut kıllarının azlığı dikkat çekiyor ve ses kalınlaşmıyor. Kadın hastalarda ise normal ergenlik çağında olması gereken regl olma olayı gözlemlenmediğini ve göğüslerin gelişmediğini ifade ediyorlar.  Ben bizzat bu sendromu yaşadığım için başıma gelen tüm çarpıcı başlıkları bu kitapta paylaşmak istedim. Kendi coğrafyamın bana sunduğu imkanlar doğrultusunda neler kazandım, neler kaybettim, hastalığın ergenlik sürecime yansımalarını paylaşmak ve her şeyden önce böyle bir hastalığın varlığını duyurmak adına da bu kitabı yazmaya karar verdim.

35 senedir Kallmann sendromunuzu saklıyorsunuz ve sonunda bir kitapla bunu açıkladınız. Bu kararı nasıl aldınız?
Bu sorunuzun belkide yanıtı olur, kitabın daha giriş kısmında şöyle yazmıştım: “Genelde sohbetimin samimi olduğunu sanıyorum ama, aslında karşımdaki insanların kalbimi anlamadığını, çünkü çocukluktan bu yana bu hastalık sebebi ile aldığım ilaçların da yan etkisi ile hayatımın akışının nasıl sürekli değiştiğini açıklığa kavuşturamadığım için en yakınlarıma bile kendimi tam ifade edemediğimi hissediyorum.” Samimiyet benim için değerlidir ama bu hayatta sır diye bir şey de var. Evet. Ben, hastalığımı en büyük sır olarak gördüm ve gizlemeye çalıştım. Elbette şimdiye kadarki yaşantımda her insan gibi ben de hatalar yaptım. Ama hayatımla ilgili kitabımda anlatmaktan utanacak kadar büyük bir başka sırrım yoktur. Tüm dünya benim hayatımı bilmek zorunda değil ama hikâyemi anlattıktan sonra en azından, karşılaştığım insanlar beni daha iyi anlayacak, ben de artık kendimden utanmadan içim rahat bir şekilde özgür yaşayabileceğim. Sizce de bu paha biçilemez bir mutluluk değil midir?

‘DELİ CESARETİ İLE DÜNYAYA HAYKIRMAK İSTEDİM’

Hikayeyi başa saralım, bu sendromla ilk kez nasıl yüzleştiniz?
2015 yılının sonbaharıydı. Yaşım otuz beşe gelmişti önce hayalperestlikle başlayıp ardından heyecan, hırs, stres ile yoğun geçen 2 senemin sonunda iki çocuğun hikayesini konu aldığım ‘Beyaz Balina’ filmini bitirdim. Elimden gelenin galiba en iyisini yapmıştım ve hayallerim gerçek olmuştu. Heyecanlıydım çünkü kazanmış ve mutluydum. Aşık olmuştum. Bir karşılığı var gibi gözüken ama karşılıksız olduğunu anladığım bir aşktı. Sanırım beni ilk tetikleyen durumdu bu. Geriye bakıp kendimi sorgulamaya başladığımda hepsinin anlık olduğunu fark ettim. Asla olmaz denen şeyler oldu ve asla bitmez denen şeylerin bittiğini gördüm. O an dışarıdan nasıl göründüğümün bir önemi yoktu benim için. Hiçlik duygusuna kapıldım. Düşündüm ve kendi kendime sordum: “Mutlu muyum ben?” Hayatı çok hızlı yaşadığımı ve derinlemesine düşününce kendimi kandırdığımı hissettim. Bir şeyler vardı içimden atamadığım. Özellikle de korkular… Duymak, hatta düşünmek istemeyeceğim türden şeylerdi bunlar. Kısacası kendimle yüzleşmeliydim. İçimde sanki ömrüm boyunca herkesten gizlediğim bir sırrım vardı. O da ‘Kallmann Sendromu’ olduğumu açıklayamamamdı. Rahatlamak istiyordum. “Ölümün olduğu yerde daha ciddi başka ne olabilirdi ki” diye düşündüm. Bir deli cesareti ile tüm gücümle dünyaya haykırmak istedim. “Ben Kallmannım” demek istedim. İçimde birikenleri ve bu hastalığın bende yarattıklarını ilk önce bir kitap aracılığı ile paylaşmaya karar verdim.

“Yaşadığım bölge, çevre ve kültürel yapıdan ötürü kendimi de bu hastalığı her anlamda ağır yaşayanlardan biri olarak görüyorum” ve “O zamanlar farkında olmasam da yaşadıklarım aslında psikolojik bazı problemlere yol açmıştı. Kendimi başkalarından eksik hissederdim” diyorsunuz. Sizin için nasıl bir tramvaya neden oldu bu sendrom?
Küçükken halalarımın cinsel organıma bakıp kendi aralarında “Baksanıza Abdurahman’ın penisi çok küçükmüş” diyerek konuştuğunu fark ettim. Bunu duyduğum andan itibaren utangaçlığım başladı. Korkudan geceleri penisimi tutarak uyumaya başladım, çünkü halalarımın ben uyurken tekrar gelip yorganımı açacaklarını düşünüp korkuyordum. Kendimi eksik hissetmeye başlamıştım. Zaman geçtikçe çocuklar arasında daha çok suskunlaşmaya başladım. Örneğin, arkadaşlarımla eğlenmek için evimizin hemen yakınındaki göle giremedim çünkü çocuklar arasında ve etrafta yaygın olan bir konu vardı ki; o da benim yüz hatlarımın kadınsı olduğuydu. Gölde ya benim penisimi görürlerse diye çok korkuyordum. Bu alaycı tavırlardan ve “Sen kız mısın?” sorularından o kadar bunalmıştım ki, bu durum beni iyiden iyiye eksik ve ezik bir ruh ile baş başa bırakmıştı. Bu arada ilkokuldan sanat okuluna kadar toplu tuvaletlere insanlar varken giremezdim. Çünkü yaşadığım o bölgede nedense tuvaletlerimiz apaçık ortadaydı. Birinin benim penisimi görmesi demek benim için ölümdü. Ders zili çalınca arkadaşlarımın sınıfa koşmasını fırsat bilir tuvalete o zaman girerdim. Haliyle sürekli derslere gecikirdim. Tüm okul hayatım boyunca bir kere bile iyi bir not aldım. Hatta çoğu ders saatlerini sınıfta hayal kurarak geçirirdim. Göründüğümün aksine içimde başka bir dünya vardı ve o dünya pek iç açıcı değildi.

kallmann

KALMANN SENDROMU VAKFI’NI KURACAK

25 yılın ardından sendromun bir hastalık olduğunu ve tedaviye başladığınızı anlatıyorsunuz. Ömrünüzün sonuna kadar nasıl bir tedavi göreceksiniz? 
Kendimi bildim bileli çeşitli ilaçlar içmeye başlamıştım. Çünkü babamla annem ben daha 6 aylıkken ayrıldığı için çok zayıf, iştahsız ve mutsuzdum. 6 yaşındaydım ve tam da sünnet olacağım vakitlerdi. O zaman sünnetçinin yaşıma göre penisimin arkadaşlarımdan daha küçük olduğunu fark etmesi ile sünnetimi yapıp yapmama konusunda endişeleri vardı. Ailem beni köyümüzün bağlı olduğu ilçedeki en iyi doktorlara götürdü. O şartlarda doktorların bana tedavi için önerdiği ne varsa yapıldı. Etkisini gördüğüm belki de hiç göremediğim ilaçlarla 25 yaşıma kadar geldim. Ardından eğitim için Hollanda’ya gittiğimde oradaki doktorların bana Kallmann olduğumu söylemeleriyle hastalığım kesinleşmiş oldu. Ulaşabildiğim imkanlar dahilinde kullandığım ilaçlarla ömrümün sonuna kadar vakit geçireceğimi öğrendim. Bu ilaçları kullanmaya mutlaka devam etmeliydim çünkü vücudumda testesteron hormonu olmadığı için ilaçların desteği ile sadece cinsel dünyamı değil tüm hayat akışımın normale gelmesi için uğraşıyordum. Teknoloji çok hızlı ilerliyor. Belki bir gün yeni bir keşif olur ve sınırlı bir zaman içinde normal insanlar gibi hayatıma devam edebilirim. Ömrüm olursa bu imkanı görebilirim, eğer olmaz ise umarım başka insanlar görebilir. Daha da önemli bir konu var ki Türkiye’de ve dünyada şu anda kuruluş aşamasında olan bir Kallmann Vakfı projesini hayata geçirmeye çalışıyorum. Kısmetse kurucularından biri olacağım. Kallmann Sendromu Vakfı ismi ile birçok etkinlik yapmayı planlıyoruz. Bir araştırma birimi oluşturarak doktorlar eşliğinde önemli çalışmalara imza atacağız.

‘SANKİ YENİDEN DOĞDUM’

Kitapta “Bir yandan, ‘kendi kendime, yalnız yaşadığım hayatımı başka insanlarla paylaşınca benim için ne değişecek’ diye de düşünüyorum” diyorsunuz. Şimdiye kadar nasıl bir değişim oldu?
Sanki yeniden doğdum. Evet değiştim ama nedense hayatımda sürekli değişiklikler yaşayan da biri olduğum için kendi kendime reset atmıştım. Bunun sonunda değişmeyen gerçeğime karşılık, sıfırdan yoktan var etmeye çalıştığım bir kişililiğim vardı. Kitabımı yazmaya başladığım zaman ile şu ana kadar olan 2 senelik zaman içinde zaten çevrem ve hayatım da yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Utangaçlığım gün geçtikçe azalıyor, hiçbir zaman yaşamadığım çocukluğumu ise özgüvenimin yerine gelmesi ile yavaş yavaş yeniden onarıyor gibiyim. Kendi hayatımı sanki arkadaşımla paylaşıyormuşçasına kitaba dökebildiğim ve okuyucuların karşısına geçebildiğim için de kendimi ayrıca şanslı ve mutlu hissediyorum. 6.45 Yayın Evi bu konuda bana büyük bir destek verdi. Özellikle yayınevi editörü Nurcan Kara ile son buluşmamızda henüz kitap okuyucuların eline ulaşmamıştı ancak şimdi biliyorum ki hayatımda neler değiştiğini özgürce anlatabildiğim bir yayınevi vardı arkamda. Kitabım kesinlikle en doğru yayınevinden dağıtıldı ve herşey hayal ettiğim gibi de gelişti.

Sendromunuzla ilgili açıklama yapmanızın akabinde yaşadığınız yerden nasıl bir tepki gördünüz?
Birçok insan çok derine inerek konuyu açmasa da genel olarak hiç dışlanmadım. Çoğunlukla sevgi gördüm. Artık bendeki durumu anladığı halde esprilerinde sürekli büyük – küçük temasına değinen insanlara da eskisi kadar sinir olmuyorum. Öte yandan birçok kişiden daha kitabı okumadan geçmiş olsun mesajları yağdı. Bence bu çok tuhaftı. Belki de hasta olarak gördükleri için bu normaldi ama ben de sık sık onlara “Mezarımı kazsaydınız bari” diye espri yapmaktan da çekinmiyorum. Elbette bunların hepsinin birer sevgi gösterisi olduğunun farkındayım.

ÖMÜR BOYU İLAÇ KULLANILMALI

Kallmann sendromundaki insanlara neler önerirsiniz? Nasıl bir tedavi süreci başlatmalılar?
Tabi ki ilk önce bizim farklı olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Başkalarının da bu durumun farkına varması için içimizdeki duymak ve düşünmek istemediğimiz korkularımızla yüzleşmeliyiz. Örneğin bizim Doğu Türkistan’da “Hastalığı gizlersen, ölümün açığa çıkar” derlerdi. Önce kendimizle yüzleşmeliyiz. Bizi biz yapan farklılıklarımız ve farkındalıklarımız. Öncelik olarak savaşımız bu olmalı. Elbette doktorlarla durumu paylaşmamız lazım. Önerilen ilaçları aksatmadan devam etmek gerekiyor ve ömür boyu ilaç kullanmak zorunda olacağımızı da kabul etmemiz gerek. Çünkü bizdeki eksikliklere alışmak zorundayız. Aslında her şey kafada bitiyor.

Büyüdüğünüz yer olan “Herkes birbirinin hayatına ve davranışlarına o kadar karışırdı ki, bütün Kelpinliler neredeyse başkaları ve onların değer yargıları için yaşarlardı” diyorsunuz. Nasıl bir ahlaki anlayış kattı bu size? 
Kelpin doğduğum ilçem. Ben istesem de, istemesem de sürekli çalışan Kelpin halkının övünerek söylediği bir söz vardır: “Bu yurttan zengin de çıktı yoksul da ama hiç dilenci çıkmadı.” Hakikaten de öyledir. Şimdiye kadar ben de Kelpin’den bir dilenci çıktığını hiç görmedim ve duymadım. Kendi aralarında yardımlaşan ve dilencinin zaten doğal olarak barınmadığı bir toplumdu. Ama kim kiminle evlenmiş, kimin hayatında neler olmuş tüm havadisler mutlaka duyulurdu. Şimdi o insanları düşündüğümde bizler başkalarının hayatı ile çok mu ilgileniyoruz? Böylesine bir merak içinde iyi niyetli de olsa durumumu anlatmaktan çekinerek gizlemem bana göre hiç hoş olmadı.

‘AİLEMLE GÖRÜŞEMİYORUM’

Kitapta Uygur Türkleri olarak üç kuşak farklı alfabeleri öğrendiğinizi ve bunun cahil bırakılmak için yapıldığını söylüyorsunuz. Çin’in yaşadığınız bölgeye etkisi neydi? 
Çin, 1949 senesinde Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir. 1955 senesinde özerk bölge olarak ilan edilmiş oldu. Ancak bu özerklik sadece kağıt üzerinde kalmıştır. Hiçbir zaman uygulamaya geçmemiştir. Üç kere alfabe değişikliği yaparak kuşaklar arasındaki İletişim kopukluğunu yaratmıştır. Esas itibari ile Çin’in bölgede uyguladığı politika asimilasyon amaçlıydı ve bu hiç değişmeden devam etti. Nükleer denemelerden zorunlu kürtaja, zorunlu göç ve iskan politikalarına kadar her şey şiddet unsuru altında. Uygurların günlük yaşam hakları tehdit altındadır. Maalesef çevremde çok az kişi Uygurların kim olduğunu ve nerede yaşadığını biliyor. Bu kadar basit sorulara bile cevap veremeyenler olabiliyor. Çin’in şu andaki ekonomik gücüyle dünyada kulaklar duymasın diye yürüttüğü politikaların ve akıl almaz çabaların haddi hesabı yok. Ben özellikle kurduğum internet televizyonunda ve kitabımda bazı bölümlerde değindiğim gibi ülke ülke dolaşıp gücümün yettiği kadar Uygurlar’ın yaşadığı zorlukları da anlatmaya çalıştım. Ailemle örneğin aylardır görüşemiyorum. Bu sadece bana özel bir durum değil. Birçok kişi bunu yaşıyor. Yurt dışında yaşayan tüm Uygurlar’ın kaderi aynı. Sadece Uygur olduğumuz için bile Çin’in düşman olduğu bir dönem yaşıyoruz.

‘BENİMSEDİĞİM TEK ÜLKE TÜRKİYE’

Küçüklüğünüzde “Kelpin’in dışında nasıl yerler var?” diye hayal kurarken, Türkiye’ye geldiniz. Türkiye’ye gelme kararını nasıl aldınız? Geldiğinizdeki gözlemleriniz nedir? 
Merak, hayal sanırım hepsiydi. Ben doğduğum köyden ilk kez orta okula geldiğimde çıkmıştım. İlk yurt dışı çıkışım aslında Türkiye olmadı. Birçok ülkeyi gezdim. ABD, Hollanda, Avrupa’nın birçok ülkesini gezdim. En son 2010 senesinde Türkiye’ye geldim. Türkiye, Uygurlar için bambaşka bir yerdir. Hacca gidenler bile İstanbul’u görmeden dönerse, “Senin haccın eksik kalmış eğer İstanbul’u görememişsen” derlerdi. Uygur halkı Türkiye’nin daha çok güçlenmesini diler. Belki de Türk dünyası içinde hiç esir olmamış ve hala diğer Türk Cumhuriyetleri’ne göre camiada varlığını ispat eden yegane ülke olduğu içindir. Uluslararası camiada kendi varlığını ispatlamıştır. Kitabımda da bahsettiğim üzere Türkiye’de Doğu Türkistan ve Uygurların durumundan haberdar olan bir çok kardeşimin bir sıcak çayını ikram etmesi, bana kendimi ülkemde ve uzaktaki akrabalarımla birlikteymişim gibi hissettiriyor. Tüm gezdiğim ülkeler içinde en benimseyebildiğim ülke Türkiye’dir. Tabi ki Uygurların da Türk soyundan olması büyük etken.

TÜRKÇE YAZMAK BÜYÜLÜ GELDİ

Uygur Türk’ü olmanıza rağmen kitabı Türkçe kaleme aldınız. Sizin için zor olsa gerek… 
Son yıllarda Çin hükümeti Doğu Türkistan’da artık tüm okullarda Uygurca ders almayı yasaklamış. Sokaklarda Uygurca tabelaları kaldırsalar da ben çocukken Uygurca okudum ve ana dilim Uygurca. Hayatımı kaleme alırken Türkçe tercih ettim. Türkçe Uygurca’ya sözlük olarak yüzde elli oranında benzese de sonuçta ayrı bir dil. Hatta Türkçe’nin uzak bir lehçesi denebilir. Eğer Uygurca yazsaydım derdimi yalnızca Uygurlara anlatıyormuşum gibi hissedecektim. Zaten Uygurca benim kendimi kısıtlı hissettiğim hayatımda kullandığım dilimdi, Türkçe yazmak şimdiki aklımla ve ruh halimle anlatabilmemi sağladı sanırım. Her ne kadar politikaya girmemek için kendimi zorlasam da Çin Hükümeti bir Uygur’un hayat hikayesini yayınlatmayacaktı. Açıkçası sadece gurbetteki Uygurlar için yazmış olmak da benim hevesimi kıracaktı. Ben de Türkçe yayınlanmasına karar verdim. Çünkü beni hiç tanımayan bir insana hikayemi anlatmak bana daha büyülü geldi. Önce aklıma gelenleri not alarak başladım. Sonra doğduğum topraklarda yaşadığım çocukluk hikayemi takip ederek bağlantılar kurdum. Türkçesi iyi olan bu işi bilen insanlardan düzeltme istedim. Neredeyse 2 sene sürdü bu çalışma. Son olarak her ne kadar Türkçe anlatım bizim için daha yararlı olsa da kendi öz dünyamı da paylaşmak adına 6.45 yayın evi editörü ile okumalar yapıp benim öz cümlelerimle kitaba bazı bölümler ekledik ve revizeler tamamlanınca bitirdik. Samimi olmayı denedim ve kalbimin sesini dinleyecek okuyucuya ulaşmak istedim. Sokakta nasıl Türkçe konuşuyorsam kitaba da bunu aktarmaya çalıştım ve bu şekilde doğru anlaşılacağımdan şüphem yok.

kaynak: sozcu.com.tr

About admin

%d blogcu bunu beğendi: