Home » Makale ve Analizler » Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri: Unutulan Akrabalık

Doğu Türkistan ve Uygur Türkleri: Unutulan Akrabalık

Çin’nin 6 özerk bölgesinden biri olan Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan);  1960 yılından beri devam eden dini-etnik çatışmaların yaşandığı bir bölgedir.

Dini-etnik sebebinin yanında, bölgenin maden konusunda çok zengin bir bölge olması ve stratejik konumu da, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bu bölgedeki planlarını önemli kılmaktadır.

Rusya ile Çin arasında kalan bu bölge, iki devletin hâkimiyetlerini genişletmeye çalıştığı toprakları kapsamakta olup, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkistan bölgesini Sovyet Rusya’ya kaptırmak istemeyen Çin, Doğu Türkistan’ı işgal ederek egemenliği altına almıştır.

1953 nüfus sayımında, nüfusun %75’ini Uygurlular% 6’sını Han Çinlileri oluştururken, 2000 yıllara geldiğimizde bu oranı %40,57 Han Çinlileri, %45,21 Uygurlular oluşturmaktadır.

Soğuk savaş döneminde bu bölgeyi toprakları arasına katmak isteyen Sovyet Rusya, Uygur – Çin sorununu tırmandırmak için Kazakları Çin’e karşı kışkırtmıştır. Sovyet Rusya’nın bu hamlesine karşı Çin, Sincan – Sovyet sınırına Bing-tuan milislerini yerleştirerek cevap vermiştir.

1944-1949 arasında, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulur. Doğu Türkistan Cumhuriyeti 1949’da Halk Kurtuluş Ordusu’nun Sincan’a girmesiyle birlikte sona erer.

Sovyet Rusya’nın Afganistan işgaline başlaması ile Çin, bu kez Kazakları Sovyet Rusya’ya karşı özellikle Müslüman Soykırımı söylemi ile kışkırtmaya başlamış, kısmen de başarılı olmuşlardır.

Çin’in, Uygur Bölgesine göçleri teşvik etmesi de bu dönemde hızlanmıştır. Burada Çin, Sovyet yayılmacılığına karşı sınırı güvene almak isterken, aynı zamanda bölgenin demografik yapısını da kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmeye başlamıştır.

 

Yer Altı Zenginlikleri

Çin Halk Cumhuriyeti bölgenin demografik yapısını değiştirirken, asıl hedefinin maden yatakları olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Çin’in yer altı zenginliklerinin dörtte üçünün burada bulunuyor olması, petrol ve doğalgaz yataklarının yanında,  Kazakistan’dan petrol taşıyan boru hattının bu bölgeden geçiyor olması da, Sincan’ı Pekin açısından vazgeçilmez kılmaktadır.

2012 yılında Sincan Devlet Toprak Kaynakları Müdürlüğü’nün yapmış olduğu araştırma neticesinde 31 yeni maden kaynağının keşfedildiği,  bulunan maden yatakları arasında kömür, demir ve kurşun-çinkonun da bulunduğunu açıkladı. 131 farklı maden yatağına sahip olan ve Çin’in toplam petrol rezervinin yüzde 30’u, doğalgaz rezervinin de yüzde 34’ü bulunduğu göz önüne alırsak, meselenin önemini daha iyi anlamış oluruz.

Çin topraklarında çıkarılan 148 çeşit madenin 118 çeşidi Doğu Türkistan topraklarında yer alıyor. Bu da Çin’in toplam maden ocaklarının %85’ini oluşturur.

Yapılan araştırmalar neticesinde bölgede 2 trilyon ton kömür havzası olduğu belirlenmiştir. Bu da Çin’in toplam kömür rezervinin yarısını oluşturmaktadır. 2000 yılında yapılan bir diğer araştırmada ise, bölgede yeni bakır madenleri keşfedilmiştir. Çin’in kendi topraklarında bulunan bakır madenleri, kendi ihtiyacının yarısını bile karşılamamaktadır.

Sincan – Uygur Özerk Bölgesi aynı zaman da Çin’in en büyük pamuk üretim merkezlerinden biridir. Tekstil sanayisini Uygurlara bırakmak istemeyen Çin, yeni yeni politikaları devreye sokmaktadır.

Petrol zenginliğinden dolayı “Umut Denizi” olarak adlandırılan Tarım Havzası’nın 10 milyar tonun üzerinde  petrol kapasitesi olduğu tahmin ediliyor. Bölgede yapılan araştırmalarda, Doğu Türkistan topraklarında 300 milyon ton petrol ve 220 milyar metre küp doğal gaz kapasitesi olan 13 yatak olduğuna işaret ediliyor.

Tüm bu maden zenginliklerini yanında, Çin’in en büyük nükleer test merkezi de bu bölgede bulunmaktadır. Yapılan bu testlerde birçok insan ya öldü ya da sakat kaldı.  Denetimsiz yapılan bu testlerde, Uluslararası insan hakları örgütlerine göre atom ve termo-nükleer bombaların kullanımı sonucunda yaklaşık 210 bin kişi hayatını kaybetti.  Yapılan bu denemelerin etkisiyle sarılık, deri kanseri gibi hastalıklara yakalanan 122 bin kişinin %54’ünün öldüğü resmen açıklandı.

2009 Urumçi Olayları

Göç politikası demografik yapı öyle bir değiştirdi ki, yerel hükümetin, işverenlerin ve petrol işçilerinin %95’ini Han kökenli Çinliler oluşturdu. Böylesi uyumsuz ve huzursuz ortamda Urumçi’de olaylar çıktı.  Resmi kaynaklara göre 197 kişi hayatını kaybetmiş, 1.721 kişi yaralanmıştır. Dünya Uygur Kurultayı başkanı Rabia Kadir, ABD’de yaptığı açıklamada ‘Edindiğimiz bilgilere göre ölü sayısı 1000’in üzerinde, kimileri de 3 bin rakamını telaffuz ediyor’ demiştir.

Olayların başlama sebebi 26 Haziran’da Guangdong eyaletine bağlı Shaoguan şehrindeki bir oyuncak fabrikasında meydana gelen kavga gösterildi. Yüzlerce Han kökenli Çinli ile Uygur’un karıştığı kavgada 2 kişi öldü, 66 kişinin de hastaneye kaldırıldı.

Türkiye bu sorunun doğrudan tarafı değildir. Dış politikada, Uygurlardan taraftan yana tavır almak, bölgedeki Pantürkizm yaklaşımları artıracağı ve doğrudan Uygurlara zarar vereceği için, daha çok bu sorunu dünyaya anlatma ve insani yardım amaçlı çalışmalar yapma yoluna gidilmiştir. 2013 yılında Türkiye’nin yardım amaçlı çalışmaları, Çin Komünist Partisi yayın organı Global Timestarafından, Türkiye, ABD ve Avrupa’nın Uygurları kışkırttığı yönünde haberler yapılmış, büyükelçilik ise haberleri yalanlamıştır.

Türkiye, Sincan – Uygur Özerk Bölgesi sorunu konusunda hassasiyetlerini 2014 yılında Dış İşleri Bakanı Mevlüt ÇAVUŞOĞLU tarafından Çin Halk Cumhuriyeti hükümetine bildirmiş, Çin hükümeti cevaben sorunun çözümüne ilişkin Türkiye’nin taleplerini değerlendireceklerini açıklamıştır.

Türkiye, kendisine sığınan Uygurlara kapılarını sonuna kadar açarak destek vermektedir. 2015 yılında ülkemize sığınan yaklaşık 500 Uygurlu mülteci, Kayseri’de kendilerine tahsis edilen lojmanlara yerleştirmiştir. Gelemeyenler ise ya yolda ölmüş, ya da Çin Hükümeti tarafından idam edilmiştir.

Çin, zaman zaman Uygurlara çeşitli özgürlükler (din, ana dilde eğitim, ticaret, iş imkânı) tanıdığını açıklasa da, bölgede yaşayanların dilinde hep acı ve gözyaşı olması yaşananların ne denli bir travmaya neden olduğu açıkça belli olmaktadır.

Rabia Kadir ve Dünya Uygur Kurultayı

Olaylar konusunda yerel hükümet Rabia Kadir’i sorumlu tutarak, Uygurları kışkırtanın Dünya Uygur Kurultayı olduğunu öne sürmüştür. Bir iş kadını olan Rabia Kadir, 1992 yılında Millî Halk Kongresi’nin üyesi olmuştur. 1997 yılında yaptığı bir konuşmada Çin Hükümetinin Sincan politikasını eleştirmiş ve Halk Kongresinden çıkarılmıştır.

1999 yılında Hükümet sırlarını kamuoyuna taşımakla suçlanıp 8 yıl hapis cezasına çarptırılsa da, 2005 yılında, uluslararası baskı sonucu hapishaneden erken bırakılmış ve ABD’ye yerleşmiştir. 2006 yılında Almanya’da kurulan Dünya Uygur Kurultayı’nın başkanı seçilmiştir. Forbes dergisi 1994 yılında Rabia Kadir’i, Çin’in en zengin 7. kişisi ilan etmiştir.

ABD’ye yerleşmesi sonrasında Çin Hükümeti, “olayın yurt dışındaki unsurlar tarafından kışkırtılan ve yurt içinde organize edilen, planlı ve örgütlü bir şiddet suçu olduğuna dair bulgular bulunduğu” açıklamasını yaparak, Rabia Kadir’in ABD için çalıştığı imasında bulunmuştur.

Rabia Kadir ABD ye sürgün edilmiş olup, Doğu Türkistan’da Uygur dilinin eğitim dili olarak korunması, cami ve evlerdeki kısıtlamaların kaldırılması, eğitim ve iş imkânlarının geliştirilmesi, Uygurların hayat seviyelerinin yükseltilmesi için gerekli adımlar atılmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti ata topraklarında bulunan bu sorunla gücünün yettiği ölçüde ilgilenmeye devam etse de, söz konusu Müslümanlar ve Türkler olunca dünya medyası her zaman ki gibi üç maymunu oynamaya devam etmektedir. Birileri daha çok zengin olmak uğruna, masum insanların kanını akıtmaktan hiç çekinmemekte, bu da küresel hukuk sisteminin ne kadar işlevsiz ve adaletsiz olduğunu gözler önüne sermektedir.

kaynak: stratejikortak.com

 

%d blogcu bunu beğendi: