Home » Makale ve Analizler » Medeniyet Türkçesi

Medeniyet Türkçesi

Dil, bir toplumun kültürünün özelliklerini kendisinde taşır. 

Recep ARSLAN

İnsan konuşan yaratık. İnsan düşünen yaratık, insan alet yapan yaratık. İnsan cemiyet halinde yaşayan yaratık. İnsan kendine özgü değerler üreten yaratık. Dil insanın ürettiği bir alet midir yoksa yaratanın verdiği bir değer midir? Dillerin, insanların anlaşma aracı olarak kullandığı lisanın, dilin oluşumu konusu açıklığa kavuşturulamamıştır. Bir çok açıklama denemesi var ama hiç biri dünya üzerinde bugün kullanılmakta olan 3 binden fazla dillerin nasıl teşekkül ettikleri konusu bilimin açıklayabildiği bir vaka değildir.

Ama böyle olması dil çalışmalarını engellemiş, dilin manası, ses yapısı, kelime örgüsü ve daha bir çok yanı çeşitli dil bilimlerine konu olmuştur.

Dillerin tarih içinde, yaşanan günlük hayatla ilgili olarak, üretim tarzı ve üretim aletleriyle bağlantılı olarak, toplumların değer yargılarına paralel biçimde değişkenlik gösteren yapıları var. Nesillerin dilleri ve kelimelerin kullanım miatları var. Bir neslin dilinden düşmeyen kelimeler bir başka neslin hiç bilmediği kelimeler haline gelebiliyor.

Her ırkın, her ümmetin, her coğrafyanın, vatanın dili birbirinden ayrıdır.  Aynı vatan içinde bile aynı dilin çeşitli ağızları var. Dillerin kendine özgü kuralları, ön ekleri, son ekleri, çağrışımları, akraba kelimeleri var. Bütün bu ayrıntıların incelenmesini konu alan dil bilim alanları var.

Türkiye’de Türkiye Türkçe’si, daha özel olarak İstanbul Türkçe’si konuşulur.İdeal Türkçe İstanbul Türkçe’sidir ama Türkiye’nin her ilinde Türkçe’nin bir başka ağzı vardır. İnsanları kelimeleri telaffuz ediş biçiminden, Niğdeli, Konyalı, Kayserili, Gaziantepli, Adanalı, Kilisli diye tanıyabiliriz

Türkiye’de ana dili Türkçe olmayan insanlar, ırklar da var. Osmanlı devletinin bakıyesi olarak coğrafyamızda ekseriyeti Müslüman olan ama Ermeni, Nasturi, Yahudi, Rum, gibi Müslüman olmayan vatandaşlarımız da bulunmaktadır.

Esas olarak her insanın ana dilini konuşması vaz geçilmez hakkıdır. Ama bir de devlet var. Devletin dili var. Çok hukukluluk olmadığı için çok dillilik de yoktur. Her vatandaş hukuk karşısında eşittir ve aynı tavırlara muhatap olur. İnsanların kendi dillerini, müziklerini, edebiyatlarını kullanması önüne asla engel konamaz. Ama devletle ilişkisinde vatandaş devletin dilini kullanmak zorundadır. Devlet etme hakkı da anadil hakkı kadar kutsaldır.

Vatandaş ısrar etmiş, inat etmiş devletin dilini öğrenmemişse devletten bir talepte bulunmamışsa, tapu dairesine, evlendirme dairesine, nüfus müdürlüğüne, hastaneye, polise yolu düşmemişse, devletin okuluna gidip eğitim öğretim görmemişse devletin dilini bilmiyor olabilir. Bu insanlar ya çok yaşlıdırlar, ya da cemiyet hayatından uzak münzevi yaşamış birkaç kişiyi geçmez. Bu insanlar kaderin sevkiyle ömürlerinde bir kere devletle muhatap olmaları halinde, bu insanlara tercüman vermek devletin görevidir.

Ama vatandaş, devletin dilini bildiği halde, devletin her imkanından yararlanmış, okullarında eğitim öğrenim almış, devlet dairelerinde vazife alıp maaş almış, devletle muhatap olduğunda da ben ana dilimde ifade vereceğim diye diretiyorsa bu davranışın ahlakla, namusla ilgisi olmadığı açıktır. Bu bir sivil itaatsizliktir, bir başkaldırıdır. Kanun ve devlet tanımazlıktır. Hukukta bunun yaptırımına da katlanacaktır.

Görüldüğü gibi dil meselesi sadece konuşma meselesi değil, hukuk, vatandaşlık, devlet etme, kanun koyma, devletten hizmet alma gibi devlet felsefesini ilgilendiren, insanlık tezahürünü ilgilendiren devasa bir mevzudur.

İşte bu yüzden dil meselesini hayatım boyunca ciddiye aldım. Dil üzerine görüş belirten insanların ne dedikleriyle ilgilendim. Türkçe benim ana dilim. Türkçe merkezli olmak üzere bütün diller benim düşünce alanımın içinde oldu. Her aydın, kendi ana dili  ve ana dilinden farklı ise devletin diliyle ilgilenmek zorundadır.Şimdi kaynaklara göre dil nedir biraz bu konuya göz atalım.

Dil bir anlaşma aracıdır

İnsanlar duygu, düşünce, istek ve kanılarını dil aracılığıyla karşısındaki insanlara anlatmaktadır.
Dilin temeli, bilinmeyen bir zamanda atılmıştır. Dilin ne zaman doğduğu, nasıl doğduğu bir çok faraziyeye rağmen kesinlik kazanmamış bir konudur.
Dil bir kurallar bütünüdür

Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Ağızdan çıkan her ses konuşmayı oluşturmaz. Bu sesler belirli kurallar doğrultusunda yan yana gelerek sesleri (hece), seslerin yan yana gelmesi kelimeleri,sözcükleri, sözcüklerin yan yana gelmesi cümleleri (tümce) oluşturmaktadır. Bütün dillerin iki ana malzemesi vardır. Birincisi isimler, ikincisi de fiillerdir. İsimler değişmekle hakikat değişmez ama fiiller değişmeye o kadar da açık değildir.İşte bu yan yana gelişler bir kurallar zinciri doğrultusunda olur. Yargı bildiren bu cümleler de isteklerin anlatılmasını sağlar.
Dil, topluma ait bir kurumdur

İnsan içtimai bir canlıdır. Tek başına yaşamaz, yaşayamaz. Bir toplum içinde toplumla birlikte yaşamak zorundadır. Onun kullandığı dil de içtimai bir kurumdur. İnsan konuşma yetisiyle doğar; ama kullanacağı dil doğduğu toplumda vardır. Yani birey dili hazır bulur. Dil, bireylerin üstünde, toplumun malı olan ve bütün toplumu içine alan bir kurumdur.
Dil kültürün aynasıdır

Dil, bir toplumun kültürünün özelliklerini kendisinde taşır. Kültürün önemli bir öğesi olan dil aynı zamanda kültürün gelişmesini sağlar. Kültürün gelecek kuşaklara taşınması,aktariılması dilin yardımıyla olur.
Dil doğal bir araçtır

Dil insanların kullandığı herhangi bir araca benzemez. İnsan kendisinin ürettiği araçlara istediği biçimi verebilir, onu yönlendirebilir; ama dilin doğallığı buna engel olur. Dilin kendi kuralları vardır. İnsanlar bu kurallara uyarak dilden yararlanabilirler. Dil yapay bir araç değildir. Oluşturulmaya çalışıldığı zaman doğallığı yok olur, kendi kendini üretmez. Ama 19 yüzyıl boyunca ırkçılığın hakim olması ve 20. yüzyılın başlarında ırka dayalı ulusal devletler oluşturulması, ırka dayalı dillerin oluşturulması çabalarını da getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ırka dayalı Türk devleti anlayışı ırka dayalı tarih, ırka dayalı dil oluşturma çabalarını o günün şartlarında ve o mantıkla kaçınılmaz kılmıştır. İşte Türk Dilini tetkik Cemiyeti ve daha sonra Türk Dil Kurumu bu mantık ve saikle tarihte yerini almıştır.
Dil düşünceyi etkilemektedir

Düşüncenin mi, dili; dilin mi düşünceyi doğurduğu tartışılan bir konudur. Bu iki kavramın da birbirini etkilediği bilinen bir gerçektir. Dil zenginliği düşünce zenginliğinin bir göstergesidir. Bir dilin bilim dili olmadığını ileri sürmek, o dili konuşan insanların bilim üretmediklerini kabul ettikleri anlamına gelmektedir.Düşünmeden neyi ifade edecektir insan. Önce düşünmek sonra da onu ifade etmek için dil gereklidir diyebilirsiniz. Ama hangi dili konuşuyorsanız o kelimelerle düşüneceğiniz de bir gerçek.
Dil canlı bir varlıktır

Dil kendi kuralları doğrultusunda gelişen canlı bir varlıktır. Dil de canlı bir varlık gibi doğar, büyür, gelişir, değişir ve ölür. Bunun en güzel örneği dili oluşturan öğelerden sözcüklerin zaman içinde uğradıkları değişikliklerdir. Günümüzde,Türkiye Türkçe’sinde değişikliğe uğramış veya kullanılmayan birçok Türkçe sözcük vardır. Bugün kullanılan Türkçe de zaman içinde dilin kendi kuralları doğrultusunda değişecektir. Dilin donup kalması mümkün değildir. Bir alet yaptığınızı düşünün. Daha önce olmayan ama sizin bir ihtiyaç karşısında, bu ihtiyacı nasıl giderebilirim diye düşünürken bulduğunuz bir alet. Buna bir de isim verirsiniz, Ceviz kırma aleti, fındık, fıstık kırma aleti gibi. Ya da limon sıkma aleti, sebze ve meyve soyma aleti gibi. Buna bir isim vermek sizin en tabi hakkınız. Her isim dile katılan yeni bir kelimedir. O isimle anılan aletin yapacağı bir de fiil vardır. Bu fiil de dilin en temel öğesi olacaktır. Bu isim ve fiile dayalı olarak eklerle, kaynaşma harfleriyle, söyleniş biçimleriyle yeni kelimeler dile katılacaktır. Dillerin gelişimi böyle gerçekleşir.

Dilin Doğuşu

İnsanın nasıl, ne zaman, hangi dili konuştuğu, ilk önce hangi sözcüğü söylediği hep merak edilmiştir. Bu soruların cevaplanması çok zordur. Yazılı metinler ancak, yakın bir geçmişin aydınlatılmasına imkan vermektedir. En eski belgeler sayılan Sümer’ce metinler bile bundan 5500 yıl öncesine ışık tutmaktadır.Bu metinleri de gören insan sayısı son derece sınırlıdır. O yüzden var olduğu söylenen çoğu yazılı metinleri görenlerin sayısı  dil ile uğraşan beş on tane ilim adamını geçmez. Diğerleri hep o beş on kişiye atıf yaparak, onların söylediğini hakikat sayarak bu metinlerden, kitabelerden söz ederler.İlk insanlar ise bundan daha önceki dönemlerde yaşamışlardır. Zaten ilk önce dilin birinci kolu sayılan konuşmanın doğduğu, sonra bunun simgesel göstergesi olan yazının kullanıldığı güçlü bir varsayımdır. Mantıklıdır.Kelam sıfatı Yaratıcının zati sıfatlarındandır.Bu yüzden önce söz vardı. Yazı sonradan oluşturuldu.

Burada belirtilmesi gereken bir konu da dilin doğuşu sorununun insanbilim ve ruhbilim alanındaki araştırmaların sonuçlarından yararlanmakta olduğu, daha çok bu bilim dallarının yardımıyla aydınlatılabileceğidir. Son zamanlarda dilin doğuşu konusuyla genetik bilim de ilgilenmeye başlamıştır. Bu sorunu DNA’ları inceleyerek cevaplamaya çalışmaktadır. Çocuk dili üzerindeki araştırmalar da dilin doğuşunu aydınlatmaya yarayacak ipuçları vermektedir.

Dille ilgili ilk sistematik görüşlere ise eski Yunan felsefesinde rastlanmaktadır. Herakleitos (İ.Ö. V.yy), akıl ve sözü evrenin ve insanın bilgisinin temel ilkesi olarak belirlerken metafizik bir görüş geliştirir, dil felsefesinin doğa felsefesinden ayrılmasında öncü olur. “Dili anlamak demek evreni anlamak demektir”, diyen Herakleitos evrenin anlaşılmasını dilin anlaşılmasına bağlar.

İsa’dan önve 5. yüzyılda Herodot kitabında dilin doğuşu konusunda Mısır hükümdarının yaptığı bir deneyi anlatır: 7. yüzyılda Mısır hükümdarı Psammetikos hiç bir şey duymadan büyüyen bir insanın niçin ve hangi dilde konuştuğunu merak etmiştir. Bunu öğrenmek için de bir çobana, rasgele iki tane yeni doğmuş çocuk verir, bunların ağıla konmasını ve büyütülmesini emreder. Çocukların yanında kimse ağzını açıp tek söz söylemeyecek, çocuklar ayrı bir odada kendi başlarına büyüyeceklerdi; çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek süt içirip iyice doyuracak, sonra kendi işlerine bakacaktı. Yine bir gün çocukların karınlarını doyurmak için odaya giren çoban önünde diz üstü duran iki çocuğun ellerini uzatarak “Bekos!” diye bağırdıklarını görür. Bu durum birkaç gün daha böyle devam edince çoban çocukları hükümdarın huzuruna çıkartır. Psammetikos da çocukların “Bekos” dediğini duyar. “Bekos” Phrygia (Firigya ) dilinde “ekmek” demektir. O zaman Psammeti-kos konuşmanın gereksinimden doğduğu ve konuşulan ilk dilin Frigya dili olduğu kanısına varmıştır. Konuşulan ilk dilin Sümerce, Almanca, Fransızca, Türkçe v.b. olduğunu kabul eden görüşler de vardır.

Bu gibi denemeler daha sonraki yıllarda da yapılmıştır. O dönemdeki ilkel denemelerin sonuçlarının doğru olmadığını belirten günümüz bilimsel araştırmalarında ise hiçbir söz duymadan büyüyen bir çocuğun konuşamayacağı yönünde veriler elde edilmiştir.

Dilin doğuşuyla İlgili Görüşler

Dilin doğuşu konusunda bir çok nazariye, faraziye, varsayım,kuram ileri sürülmüştür.

Yansıtma Görüşü:
Bu kuram konuşmanın insanın doğadaki sesleri taklit etmesinden doğduğunu savunur. Hav hav, şırıl şırıl, miyav, me vb. doğada bulunan seslerin insanlar tarafından tekrarlanması konuşmayı oluşturmuştur. Bu kurama göre hav hav sesi köpek, şırıl şırıl sesi su, miyav sesi kedi sözcüklerinin kaynağıdır. Bu ise ancak kökenbilimin sözcüklerin en eski biçimlerini araştırmasıyla kanıtlanabilir. Bu kuram ileri sürüldüğü dönemde Sokrat, Pilaton gibi düşünürlerin karşıt görüşleriyle çürütülmeye çalışılmışsa da yandaşlar da bulmuştur.

Ünlem Görüşü:
Bu görüşü ileri süren Demokritos konuşmanın insanın duygusal yapısıyla bağlantısı olduğunu savunmuştur. Bu kuramın diğer temsilcileri: Epicuros, Lucretus, Vico, Rousseau’dur. 1970’lerde bir Sovyet bilim adamı da bu kuramı savunur. Bu kurama göre dilin temeli, insanın ilkel coşkularının bilinçsiz anlatımlarıdır. İnsan, coşkusunu bir takım davranışlarla dışa vururken, bu davranışların coşkusunu anlatmaya yetmediği yerde sesler çıkartmaya başlamıştır. İşte bu sesler gelişerek dili oluşturmuştur.

1769 yılında Alman Herder “Rousseau’nun söylediğini hayvanlar da yapıyor; ama konuşamıyorlar.” diyerek kuramı çürütmeye çalışmıştır. Herder’e göre, dil düşüncenin ürünüdür. Bu ise sadece insana özgüdür. Dil Tanrı vergisi değildir. Diğer yetenekler gibi bir yetenektir. İnsanlar konuşma yeteneğiyle doğar. İnsanın konuşması düşünceden, hayvanınki ise içgüdüdendir. Herder, dil-düşünce arasında sıkı bir bağın olduğunu vurgulayarak konuşmanın ünlemlerden doğduğunun kabul edilemeyeceğini belirtir.

İş Görüşü:
Bu kurama göre konuşma insanların birlikte iş yaparken çıkardıkları seslerden doğmuştur. İş yapılırken tek düzelikten kurtulmak, birlikte çalışmayı güdülemek, canla başla çalışılmasını sağlamak için insanların çıkardıkları “ha, hı, he, ho, hu, eh” gibi birtakım sesler konuşmanın temelini oluşturur. Bu kuram da konuya tam bir açıklık getirememektedir.

Beden Dili Görüşü:
Bu görüşe göre insan anlaşmak için el-kol hareketleri yaparken birtakım sesler de çıkartır. İnsan hareketle ses arasında bağlantı kurduğu zaman konuşma doğmuştur. Bu kuramın temel dayanağı günümüz insanının bile konuşurken el-kol hareketlerinden yararlanmasıdır. Kuramın savunucularından Sir Richard Paget  “İnsanı, konuşmaya iten temel neden, elleriyle yeterince konuşamamak değildi; çünkü bu işi vücut hareketleriyle de rahatça yapabiliyordu. Ellerini sürekli avda ve ekim-dikimde kullanacağı araçları yapmakta kullanırken düşüncelerini anlatacak başka yöntemler bulmak, sözgelimi, dil ve dudaklarından yararlanmak zorunda kalmıştır. Böylece elle yapılan hareketlerin yerini giderek ağzın, dilin, dudakların hareketleri, hareket biçimleri almıştır.”

Toplumsal Denetim Görüşü:
Bu kuram konuşmanın insanın kendi dışındaki kişileri denetim altına alarak kişisel gereksinimlerini karşılama isteği sonucunda doğduğunu ileri sürer. Bu kuramın ilginç yanı şudur: Konuşma, insanın coşkusal deneyleri, yaşamı ile rasgele eyleminden doğ-muştur; bu eylem, simgesel bir yoldan, öteki bireylerin davranışlarını denetim altına almak, kendi kişisel istekleriyle gereksinmelerini doyurmak amacına yöneliktir.

Anlamak mümkün olmuyor

Bütün bu görüşler insan denen varlığın nasıl olup da kelimelerle cümlelerle duygu ve düşüncelerini ifade edebildiğini anlamaya çalışmadan başka bir şey değildir. Her bir görüşü ayrı ayrı, ya da hepsini bir arada da ele alsak yine de dillerin nasıl oluştuğunu anlamak mümkün olmamaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de Bakara suresinde birkaç ayette, ‘Allah Adem’e isimleri öğretti, ondan sonra meleklere sordu, onlara öğretilmediği için cevap veremediler, ama Adem sorulara kendisine öğretildiği gibi cevap verdi’ şeklinde konuşmadan söz edilmektedir.

Öte yandan 14. yüzyılda Bursa’da yaşamış olan Süleyman Çelebi Mevlidi Şerifinde Mir’aç bahsinde

‘Bi hurufu lafz u savt ol Padişah

Mustafa’ya söyledi bi iştibah’ mısralarıyla bir mükalemeden söz etmektedir. Yani Allah azze ve celle resulüne hitap ediyor. Ama bu hitapta, söyleyişte harf yok, laf yok ve ses yok. Süleyman Çelebi’ye göre bu konuşmada  şüphe de yok.

Daha yüzyıllarca dil filozofları, ya da dilin herhangi bir yanından incelemecileri dillerin nasıl oluştuğunu araştırıp, tartışacaklar ama çözümünü ilmi kesinlikte açıklayamayacaklardır.

Bugün dünya üzerinde birbirinden farklı 3 bin dil olduğu söylenmektedir. Her dilinde yöresel ağızları var ki saymakla bitmez.

Türkçe’nin nasıl Türkçe olduğunu da izah etmek mümkün değildir. Ama hazır bulduğumuz dile Türkçe denmektedir ve bu dili en güzel şekilde kullanmak durumundayız.

Dillerin gücü hangi ırkın dili olduğu ile değil, dünya üzerinde kaç kişi tarafından ortaklaşa konuşulduğu ile ölçülür. Bu dili konuşan insanların ekonomik, ticari, edebi, ilmi etkisiyle ölçülür.

Türkçe’mize dönelim

Türkler onuncu yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaş yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19. yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür.
Diğer yandan, İslamiyet’ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyet’ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni biçimlenişidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.
Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10. yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında, İslamiyet’in etkisi altında geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.
Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar.

Türklerin tarih boyunca kullandığı alfabeler

Göktürk (Orhun) alfabesi: Metinleri Orta Asya’daki Orhun Nehri kıyısında bulunduğu için Göktürk veya Orhun ismi ile anılır. Orhun’da yerleşen Türkler tarafından kullanıldığı için de Türük, Türk Alfabesi denir. Türklere mahsustur ve Esik Kurgan yazısına benzer.

Esik Kugan yazısı nasıldır? Bunu da bilen gören var mı bilmiyorum. Hunlar, Göktürkler ve sathi olarak da Asya ve Avrupa’ya yayılan Türk kavimleri, kullanmıştır. Bu alfabede resmin göze hitap ettiği ve ses haline geldiği açıkça görülür. Göktürk alfabesi otuz sekiz harften meydana gelir. Dördü sesli olup, sekiz sesi karşılar, gerisi sessizdir. Ayrıca ok, ko, uk, ku, ük, kü, nç, nd, gibi heceler ayrı harflerle gösterilmiştir. Sesli harfleri, sessizler okutur. Sağdan sola doğru yazılır. Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan hatırasına yazılıp, dikilen Orhun Abideleri bu alfabenin şaheser numunesidir. Bunlar ayrıca Türkçe’nin bilinen ilk yazılı metinleridir.
Uygur alfabesi: Göktürklerden sonra Türkistan’da devlet kuran Uygurlardan adını alır. Uygurlar ve Türkistan’daki Türkler kullandı. On sekiz işaretten meydana gelir. Dördü sesli, gerisi sessizdir. Harfler umumiyetle birbirine bitişiktir, çok defa başta, ortada ve sonda olmak üzere üç şekli vardır. Sağdan, sola doğru yazılır. Sekizinci asırdan, on ikinci asra kadar yaygın, on beşinci asra kadar mevzii bir şekilde görülür. Bu yazının kâtiplerine, bakşı, bakşıgeri veya serbahşı adları da verilmiştir. Bütün bu alfabelerle yazılmış eserlerin şimdi kütüphanelerimizde olmasını ne kadar çok isterdim. Bir masal anlatımı gibi geliyor bu anlatımlar. Çünki ortada basılı eser yok.
Arap-İslam alfabesi: Türklerin topluca İslamiyet’i kabulünden, yani 10. asırdan sonra geniş bir sahada bütün Türk-İslam devletleri tarafından kullanıldı. Arap Alfabesi yirmi sekiz harf olmasına rağmen Türklerin kullandığı İslam harfleri otuz bir ile otuz altı harften meydana gelir. Sağdan sola doğru yazılan bu alfabe, bütün Türklüğü kucaklamış ve Türkçe’nin çeşitli lehçelerinde, pek çok kitap, kitabe yazılmıştır. Muazzam ve kesintisiz abidevi eserler bu alfabe ile verildi. Türkiye, İslam alemi ve dünyanın her yerindeki kütüphane ve kitapseverlerin kitaplıklarında İslam harfleriyle yazılmış milyonlarca Türkçe eser mevcuttur. Dünyanın en büyük ve muazzam arşivi, Türk – İslam alfabesiyle yazılan Türkçe evraklarla doludur.
Kiril alfabesi: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği hudutları içinde yaşayan Türkler tarafından kullanılmaktadır. Kiril Alfabesi, ihtiyari olmayıp, Rus ve komünist emperyalizmin zoraki tatbikidir. Komünist idare, Türklere tek bir alfabe kullandırmayıp, milli birliği bozmak için on sekiz Türk boyuna değişik işaretli alfabe kullandırmıştır. Sunî bir Sılav alfabesidir. Otuz sekiz harftir. On biri sesli, gerisi sessizdir. Soldan sağa doğru yazılır. Kullanma alanı, Rusya’daki Türkler içindir.
Latin alfabesi: Bu alfabe, 1925 yılında ilk defa Azeri Türklüğü tarafından kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra; 1928’de Türkiye’de kullanılmaya başlandı. Günümüzde, Türkiye ve Avrupa Türkleri kullanır. Latin asıllı yirmi dokuz harften meydana gelir. Sekizi sesli, gerisi sessizdir.
Türkler; Orhun-Türk, Uygur-Sogd, Arap-İslam, Kiril-Sılav ve Latin alfabelerinden başka Sogd, Mani, Bırahmi, Süryani, Rum, Sılav vs. gibi alfabeleri de kısmen kullanmışlardır.

Çünki yazılı kayıt olmayınca elde belge de yok demektir. Belgesi olmayan dönemler için sadece tahmin yürütülmektedir. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:

1. Altay Dil Birliği Dönemi

Türkçe’nin Altay dillerinden (Moğolca, Mançurca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.

2. En Eski Türkçe Dönemi

Türkçe’nin bağımsız bir dil olarak ana Altayca’dan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.

3. İlk Türkçe Dönemi

Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçe’den henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.

Türkçe’nin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçe’nin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:

1. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (6.–13. yüzyıllar arası)
Türkçe’nin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçe’nin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gıramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçe’nin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:

a) Köktürk metinleri
Köktürk’lerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar*) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).

.

İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.

Şimdi burada biraz akıl yürütmekte yarar var. Bir dikili taş bulunuyor ve üzerinde bazı şekiller var. Bunu Danimarkalı bir araştırmacı buluyor. Türklerle hiç de akrabalığı olmayan, Türk insanının zihin yapısını bilmeyen bir insan. Bu bölgede Türklerin yaşadığını bildiği için bu yazıtın da Türklere ait olacağını düşünüyor ve kendince daha önce bir benzeri olmayan şekilleri okumaya çalışıyor. Neye benzeterek okumuş olabilir? Doğruluğu daha sonra Türk dil bilimciler tarafından incelenmek yerine bir beyaz adamın söyledikleri büyük bir huşu içinde hüccet kabul edilerek onun verdiği bilgiler üzerine bilim tesis ediliyor. Herkes birbirini tekrar ederek, ama aslında ilk kaynak Danimarkalı beyaz adamın söylediği olmak kaydıyla yıllar geçip gidiyor.

b) Uygur metinleri
Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Bırahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

Karahanlı metinleri
Eski Türkçe’nin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:

Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi):

Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir. Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır. Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik* unvanını kazandırmıştır. Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

Dîvânü Lûgati’t-Türk:

Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor.

1071–1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynamıştır.

Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek görmüştür. Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etmiştir. Bu iki Türk âlimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Kaşgarlı Mahmut, ayrıca Türkçe’yi Araplara öğretmek amacıyla Kitâb-ı Cevâhirü’n-Nahvi Lûgati’t-Türk adlı gıramer kitabını yazmıştır.

Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönmüş, tahminen 1090’da burada vefat etmiştir.

Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eserinin tam adı “Kitab-ı Divan-ı Lûgati’t-Türk”tür.

Araplara Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmıştır.

Ebul Kasım Abdullah’a sunulmuştur.

Kitap için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; “Ansiklopedik Sözlük” denmesi uygun olur.

Orijinalinin nerede olduğu bilinmiyor. Bugün elimizde bulunan Şamlı Mehmed bin Ebu Bekir’in, 1266 yılında kopya ettiği bir nüshası vardır. Bu nüsha, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphânesi’ndedir.

Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lûgati’t-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları tespit etmiştir.

Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatmıştır.

Divanü Lugati’t-Türk; bir sözlük olmakla birlikte, Türk milletinin yüceliğini de anlatan bir âbide eserdir.

Sekiz bölümden oluşur. Kitapta yaklaşık 8.000 kelime vardır.

Kelimelerin anlamlarının iyi anlaşılması için deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden, örnekler verilmiştir. Bu yönüyle eser, bir kültür hazinesi değerine kavuşturulmuştur.

Eserde yer alan harita ise, Türk Dünyası ile ilgili olarak yayınlanan ilk haritadır.

Divanü Lûgati’t-Türk, Türkçe’nin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabıdır.

Türk boyları ve coğrafyası ile Türklerin örf ve gelenekleri üzerine önemli bilgiler vermektedir. Hakaniye lehçesi ile yazılmıştır.Araplara Türkçe’yi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçe’den Arapça’ya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir. Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

Atabetü’l-Hakayık (Gerçeklerin Eşiği)

Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

Divân-ı Hikmet:

Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirici bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Veli’lerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kulu’ların yetişmesine vesile olmuştur.

Muhakemetü’l Lugateyn:

15. yüzyıl Çağatay şairi ve bilgini Ali Şir Nevai tarafından Türkçe’nin Farsça’dan üstün bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmış bir eserdir.

Baburnâme:

Hindistan’da bir Türk devleti kuran Babur Şah tarafından yazılmış bir tarih ve anı eseridir. Çağatay Türkçesi ile yazılmıştır.

Şecere-i Türk:

17. yüzyılın Türk hükümdarlarının Ebü’l gazi Bahadır Han’ın “Türk Tarihi” konulu eseridir. Destan ve anı özellikleri de taşır. (Aynı yazarın Türkmen Boyları hakkında yazılmış Şecere-i Terakime adlı bir eseri daha vardır)

2. Orta Türkçe Dönemi (13.–15. yüzyıllar arası)
Eski Türkçe’yle yeni Türkçe’yi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçe’ye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçe’si ile Harezm Türkçe’sini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçe’nin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçe’sini başlatan Çağatayca’nın oluşmasına ortam hazırlamıştır. Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçe’sine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçe’sinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçe’si temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.
Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçe’si, XIII. yüzyıla kadar biri birinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır… Esasen bu devir Türkçe’sine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir.”
Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçe’si ile temsil edilir. Harezm Türkçe’si, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistan’daki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçe’sine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.
Karahanlı Türkçe’sinden Çağatay Türkçe’sine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçe’si ve Kıpçak Türkçe’si olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:
Harezm Türkçe’sinin yadigârları:
• Mukaddimetü’l – Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pıratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.
• Kısasü’l – Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde; Kur’an-ı Kerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hazreti Muhammed, dört halife,. Hasan ve . Hüseyin’e ait menkıbeler de vardır.
• Muînü’l – Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.
• Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eser¬dir.
• Nehcü’l – Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.
• Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat – gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde –şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.
• Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.
• Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.
• Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.
• Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.
• El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.
3. Yeni Türkçe Dönemi (15.–20. yüzyıllar arası)
Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Türkçe’nin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.
Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçe’si ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçe’si gelişmesini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçukluları’yla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçe’nin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.

Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçe’si ve Batı Türkçe’si

Türkiye’de alfabe değiştirme önerileri 19. yüzyıl ortalarından itibaren duyulmaya başladı. Öneriler ikiye ayrılıyordu:

Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenler,

Latin alfabesinin kabulünü isteyenler.

Osmanlıca yazısının düzeltilmesini isteyenlerin başlıca gerekçesi, bu yazının Türkçe’nin ünlü seslerini ifade etmekte yetersiz kalmasıydı.  Enver Paşa da böyle düşünenlerin başında gelerek alfabe üzerinde bazı değişiklikler gerçekleştirmiştir. Arap alfabesinde harf altına konan işarete esre, harf üzerine konan işarete de üstün denir. O ve Ö sesi için de sesli harfin üstüne içi dolu bir ve işareti konur, bunun adı da ötredir. Dolayısıyla Arap alfabesinde elif ve ayın’dan başka sesli harf yokken işaretlerle o ve ö seslileri de kazanılmıştır.Bu sorundan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının yaygınlaşması ile daha çok hissedildi. 1870’lerden itibaren Türkçe’nin  bir sözlüğünü oluşturma çalışmaları da imla konusunu gündeme getirdi. Mesela Arapça’da p sesi yoktur. Ama Osmanlıca da vardır. Arap alfabesindeki b harfinin altına üç nokta konularak p sesi yapılmıştır. Haydarpaşa Limanında iskele binasının üstünde Osmanlıca Haydarpaşa yazmaktadır ve p sesini orada görebiliriz.

Türklerde il sözlük çalışmasını 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un yaptığını da unutmamak kaydıyla ikinci sözlük çalışmamız 1870’lerde yapıldı.

Batı kültürüne duyulan hayranlık veya Avrupa’nın üstünlüğüne olan inanç, Latin alfabesinin kazandığı pirestijin temeliydi. 1850-60’lardan itibaren Türk aydın sınıfının tümü Fıransızca biliyor ve bazen kendi aralarındaki yazışmalarda Fıransızca kullanacak kadar bu dili benimsiyordu. Telgırafın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkçe’nin Latin alfabesiyle ve Fıransız imlasına göre yazılan bir biçimi de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Beyoğlu, Selanik, İzmir gibi değişik ırk, dil ve din mensuplarının bir arada yaşadığı çevrelerde dükkân tabelaları ve ticari reklamlarda çoğu zaman bu yazı kullanılıyordu.

İkinci Meşrutiyet döneminde, Türk ulusal kimliğini İslamiyet’ten bağımsız olarak tanımlama çabaları, özellikle İttihat ve Terakki’ye yakın aydınlar arasında ağırlık kazandı. Arap yazısı İslam kültürünün ayrılmaz bir parçası sayıldığı için, bu yazının terk edilmesi aynı zamanda Türk ulusal kimliğinin laikleşmesi ve kendi özbenliğini ortaya çıkarması anlamına gelecek diye düşünüyorlardı.

Çünki birinci dünya savaşının ardından geleneksel devletler milli yani ırki devletler haline geliyor ve genellikle faşist liderler devlet başkanı olarak hüküm sürüyorlardı. Musolini, Hitler, Stalin gibi.,

19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul ve Anadolu’da Rum ve Ermeni harfleriyle basılan gazete ve kitaplar önemli bir sayı tutmaya başlamıştı. Bu yayınların kazandığı tanınırlık, Türkçe’nin Arap yazısından başka yazıyla da yazılabileceği düşüncesinin benimsenmesine yardımcı oldu. 1908-1911’de Latin temelli Arnavut Alfabesi’nin kabulü ve 1922’de Azerbaycan’ın Latin alfabesini kabulü Türkiye’de büyük yankı uyandırdı.

Latin alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması görüşü ilk kez 1860’lı yıllarda Azerbaycan’lı Feth Ali Ahundzade tarafından ortaya atıldı. Ahundzade ayrıca Kiril alfabesi kökenli bir alfabe de hazırlamıştı.

1908-1911 döneminde Latin esaslı yeni Arnavut alfabesinin benimsenmesi, Türk aydınları arasında da yoğun tartışmalara neden oldu. 1911’de Elbasan’da hocaların Latin harflerine karşı çıkması üzerine sert bir tartışmaya giren Hüseyin Cahit, Latin esaslı Arnavut alfabesini savunmakla yetinmeyip Türklerin de aynısını uygulamalarını önerdi.  1911’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut kolu Latin esaslı alfabeyi kabul etti.

1914 yılında Kılıçzade Hakkı’nın yayınladığı Hürriyet-i Fikriye adlı dergide çıkan beş imzasız makale, Latin harflerinin yavaş yavaş kullanılmalarını öneriyor ve bu değişikliğin kaçınılmaz olduğunu ileri sürüyordu. Ancak dergi bu makaleler nedeniyle İttihat ve Terakki iktidarı tarafından yasaklandı.

1911 yılında Manastır-Bitola’da Latin harfleriyle basılan ilk Türkçe gazete yayınlandı. Zekeriya Sami Efendi’nin neşrettiği adı Eças (Fransızca imlâ ile çıkan ‘esas’ diye okunan ve Cumartesi günleri yayınlanan bu gazetenin ancak birkaç sayısı günümüze ulaşmıştır..

Asker Mustafa Kemal de bu konuyla 1905-1907 tarihleri arasında Suriye’deyken ilgilenmeye başladı. Agop Vartan ile tanışması da bu döneme aittir.1922 yılında Atatürk Halide Edip Adıvar’la yine bu konu hakkında konuşmuş ve böylesi bir değişikliğin sert önlemler gerektireceğini söylemişti.

Eylül 1922’de Hüseyin Cahit’in İstanbul basın yayın üyelerinin katıldığı bir toplantıda Atatürk’e sorduğu “neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?” sorusuna, Atatürk “henüz zamanı değil” yanıtını vermişti. 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nde de aynı yolda bir öneri sunulmuş, ancak öneri kongre başkanı Kâzım Karabekir tarafından “İslam’ın bütünlüğüne zarar vereceği” gerekçesiyle reddedilmişti. Ancak tartışma basında geniş yer bulmuştu. İşte böyle küçük ama çok önem arzeden düşünceler Karabekir ile Mustafa Kemal’in arasını açacak ve Karabekir İzmir suikastiyle itham edilecek ve Mustafa Kemal ölünceye kadar yolları ayrılacaktı.

28 Mayıs 1928’de TBMM, 1 Haziran’dan itibaren resmi daire ve kuruluşlarda uluslararası rakamların kullanılmasına yönelik bir yasa çıkarttı. Yasaya önemli bir tepki gelmedi. Yaklaşık olarak bu yasayla aynı zamanda da harf reformu için bir komisyon kuruldu.

Komisyonun tartıştığı konulardan biri eski yazıdaki kaf ve kef harflerinin yeni Türkçe alfabede q ve k harfleriyle karşılanması önerisiydi. Ancak bu öneri Atatürk tarafından reddedildi ve q harfi alfabeden çıkartıldı. İşte siyasi liderin gücü ve kararlılığı kimi zaman yanlış kararlar olarak da ortaya çıkabiliyordu. Bugün Türk alfabesinde q harfi olmayışı yüzünden kalem ile kilimi katibi kanun ile kibarı aynı harfle k harfiyle yazmaktayız.

Arap alfabesi, yüzyıllardır kullanılmasına rağmen, Türk dilinin tam olarak ifade edilmesinde yeterli olmamaktaydı. Arap alfabesinde p harfi yokken biz ona p harfini ilave etmiştik. Arap alfabesindeki be harfini üç noktalı yazarak p harfi yapıyorduk. Bugün bile Haydarpaşa Limanında o kitabe durmaktadır. Türkçe’de sekiz sesli harf varken bu sayı Arapça’da üçtür. Esre ile i, üstün ile e ve a ötür ile de ö ve o yapılır., Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için 5 ila 15 senelik geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre Atatürk “bu ya üç ayda olur, ya da hiç olmaz” diyerek zaman kaybedilmemesini istedi. Alfabe tamamlandıktan sonra 9 Ağustos 1928’de Atatürk alfabeyi Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane’deki galasına katılanlara tanıttı.

11 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı hizmetlileri ve milletvekillerine, 15 Ağustos’ta da üniversite öğretim üyeleri ve edebiyatçılara yeni alfabe tanıtıldı. Ağustos ve Eylül aylarında da Atatürk farklı illerde yeni alfabeyi halka tanıttı. Bu sürecin sonunda komisyonun önerilerinde, kimi ekleri ana sözcüğe birleştirme amaçlı kullanılan tirenin atılması ve şapka işaretinin eklenmesi gibi düzeltmeler yapıldı.

8-25 Ekim tarihleri arasında resmi görevlilerin hepsi yeni harfleri kullanımla ilgili bir sınavdan geçirildi.

Tanzimatla başlayan, Balkan Harbi sonunda milliyetçilik ve ırkçılığın tesirinde  biçimlenen ve özellikle Cumhuriyet döneminde, Atatürk’ün önderliğinde bir inkılâp niteliğini kazanan bir dil hareketi. Bu hareket dilimizden yabancı söz  (Arapça ve Farsça’nın) ve kuralların atılarak Türkçe’nin ırki bir  dil durumuna gelmesi için, dilin bilimsel yöntemlerle işlenerek gelişmesini amaçlıyordu.

Osmanlı devleti bir İslam devleti idi. Türkiye Cumhuriyeti seküler, laik, dindışı bir devlet olacaktı. Osmanlı devleti bir ümmet devleti idi. Muhammed (ASV)’e ümmet olanların devletiydi ve İslam halifesi de Osmanlı devlet başkanıydı. Türkiye Cumhuriyeti Türk ırkının devleti  olacaktı. Ümmetin dili Kur’an’ın dili ve alfabesinden kaynaklanacak ve beslenecekti. Türkiye Cumhuriyetinin dili Türk ırkının dili olacaktı. Alfabesi de İslam ile hiçbir ortaklığı olmayan bir alfabe olacaktı.

Osmanlı devletinin yükselme döneminde bilime ve ede­biyata büyük önem verildi. O dönemde Araplar, bilim ala­nında ileri idiler. Bu bakımdan bilim alanında baş vurula­cak kaynakların çoğu Arapça idi. X – XIII. yüzyıllar arasın­da İran’da güçlü şairler ortaya çıkmıştı ve Farsça üstün bir edebiyat dili haline gelmişti. Edebiyat alanında da İran şairleri örnek alındı.

Bu durum, medreselerde Arapça ve Farsça’nın öğretil­mesi sonucunu doğurdu. Türk şairleri, güçlerini ortaya koy­mak için Türkçe şiirler yanında Arapça ve Farsça şiirler de yazmaya başladılar, hatta bu dillerle divanlar veren şairler bile çıktı.

Bunda da şaşıracak bir durum yok. Şimdilerde de İngilizce eser vermeyen dünya kılasmanına giremiyor. Hatta o kadar ki erovizyon şarkı yarışmasına bile İngilizce şarkı seslendirerek katılıyoruz.

İslâm dininin etkisiyle daha XI. yüzyıldan başlayarak Türkçe’ye Arapça ve Farsça kelimeler girmeye başlamıştı. Yükselme döneminde ise Arapça, Farsça ve Türkçe’nin ka­rışımı olan bir aydınlar dili meydana geldi. Osmanlıca adı verilen bu dilde yabancı kelimeler için herhangi bir sınır­lama söz konusu değildi. Yüzyıllar boyunca medreselerde Arap ve Fars gırameri okutulurken Türk gırameri bir yana bırakıldı. Türk aydını Arapça kurallarla Arapça köklerden yeni kelimeler üretebiliyordu. Ancak, Türkçe’nin kuralları­nı bilmediği için, ana diline yönelemiyordu.

11. yüzyılda yaşayan Kaşgarlı Mahmud bile İslamileşmiş Türk milletinin bir dilcisidir. İslam dinine aşk ve heyecanla giren Türk insanının

About admin

Leave a Reply

%d blogcu bunu beğendi: